Sinema

Amour (Aşk) Filmi Konusu ve Oyuncuları

Spinoza’yı anlamaya başladığım yer Ulus Baker’ın çalışmalarıyla ve o incelikli anlatımıyla oldu diyebilirim. Özellikle Spinoza’nın Etika’da üzerinde durduğu sevgi kavramı (amour), çok boyutlu duygu dokusunun bir araya gelmesiyle oluşuyordu. Sevginin ortaya çıkması ‘’emek’’ ve ‘’özen’’ eylemlerinden türüyordu. Modern zaman içinde aşkın sevgiye baskın çıktığı algılamalar içinde sevginin yüceltilmesini bekleyen biz umutsuzlar;  ‘’anlık hayranlık’’ çarpışmalarının, kolay kırgınlıklarla yok olmasını, imkânsız aşk diye niteledik. Oysa,  Spinoza en başından beri sevgiyi işaret ediyordu. Aşk kozasının dokuma işçiliği; emek ve özen ister ve bu kolaylıkla altından kalkılamayacak bir uğraş olur. Bu uğraş ve harcanan emek, sevgiyi güçlü kılan, sağlamlaştıran olgulardır. Spinoza’nın çokça tekrar ettiği gibi, sevgi ilk görüşte başlamaz. Zaman ve anı ister birikip, dönüşebilmesi için.

Sinemada sevgi kavramı, günümüz filmlerinde yerini neredeyse ‘’aşk’’ kavramına bırakmış durumda. Aşkın büyüsü, imkânsızlığı ve coşkusu, yönetmenler için kolay anlatılabilir bir duygu olmasından mütevellit seyirci adına da özdeşleşme yaşayabilmesi veyahut özenebilmesi açısından daha cazip geliyor. Selvi Boylum Al Yazmalım filminde söylendiği üzere: ‘’sevgi iyilikti, dostluktu, emekti.’’ Ve sinemada sevgiyi işlemek; emek, birikim ve özen isterdi.

Dönemimizin önemli sanatçılarından, Avusturya asıllı yönetmen Michael Haneke’nin, 2012 yılında adını sinema alanında verilen en prestijli ödüllerin hepsinde duyduğumuz filmi Amour , yönetmenin tüm birikimi ve anılarıyla, sevginin incelikle işlendiği, sessiz ve eşsiz bir piyano resitali. İzleyicinin, konser salonundaki bir koltukta oturan dinleyiciden tek farkı görsel olarak da anlama uğraşı içinde olması. Yoksa ikisine de birer tanıktan fazla rol biçilmemiş. Haneke’ye filmden sonra gelen tüm farklı sorular, yönetmen tarafından ustalıkla geri çevrilerek ortak bir noktada toplanıyor:

Benim tek sorum, sevdiğimiz birinin ölümüyle(ölecek olmasıyla) nasıl yüzleşeceğimizdir, bunun dışında filmde birden çok tema var. Filmlerimi tek bir tema üzerine kurmam, seyirci izlediğinde kendine göre bir anlam çıkarabilmeli ve bu çıkarımlar birbirinden farklı olabilir.

Georges ve Anne, 80li yaşlarına gelmiş, Paris’de yaşayan entelektüel bir çifttir. Film merak uyandıran bir ilk sahneden sonra flashback ile bu çiftin hayatına ve bunun ekseninde çiftin yaşadığı ve zamanlarının büyük bir kısmını geçirdiği apartman dairesine döner. Film boyunca kameranın evden uzaklaştığı iki-üç sahne dışında izleyiciyle beraber yarı klostrofobik bir atmosfer yaratılır. Film süresince izleyici, tıpkı Anne ve Georges’un eski öğrencileri olan piyanisti izledikleri konser salonundaki dinleyiciler gibi, donuk bakışları ile oturdukları yerden bir yüzleşmeye tanık olurlar: Sevginin ve dostluğun yaşlı bir çift üzerinden adım adım ölümle buluşmasına. Filmin ilk sahnelerinden itibaren Haneke izleyiciye karşı dürüst davranır. Senaryoda beklenmedik değişiklikler vaat etmez ya da kendisiden hiç beklemediğimiz üzere ‘’mutlu’’ sonlar, dramatize edilmiş durumlar. Ajitasyon hiçbir filminde kadrajına dahil olabilecek bir yarar aracı olmamıştır, en dramatik sahnelerde bile bu kolaycılığa kaçmayı sevmediğini biliriz yönetmenin.

Georges ve Anne’nin güçlü sevgi bağları ve birbirlerine karşı duydukları takdir edilecek saygıları, ölümün zaten bir nefes uzakta olduğu tehlikesiyle karşılaşmak durumundadır. Anı yaşamanın önemi, yaş aldıkça ve ölüme doğru yaklaştıkça daha fazla değerlenirken, Anne’nin beklenmedik hastalığı ile Georges , ‘’sevdiğini kaybetme korkusunu’’ gerçekleşmiş bir şekilde karşısında bulur. Sevginin ölümle yüzleşmesi, emek ve özenle inşa edilen yılların ve anıların biranda sonuna geldiğini duyurmaktadır. Ve Haneke, bu yaşlı çift için psikolojik işkenceyi bu kırılma noktasıyla başlatmış olur. Ölümün nihai son olduğunu biliriz elbet, peki acı çekerek sahip olduğun öz saygıyı yitirerek, sevdiğin kişiyle sahip olduğun anıları bir bir yitirerek ve çocukluğuna zihinsel olarak dönerek ölmek? Bir katilin soğukkanlılıkla maktulünü öldürmesini izlemekten daha kötü ve şiddetli bir psikolojik sarsıntı değil midir, tüm bunlar? Anne’nin tarafından bakınca muhtaç olma durumuna dayanamaması ve kendine karşı kaybettiği saygısı, yaşlılık kavramının en ürkütücü sonuçlarından biridir. Georges için ise tüm bu yaşananlarda bir çıkmazlık vardır. Sevdiğini kaybetmek ile sevdiğinin acısına son verme yol ayrımında seçim yapmak, insanın sahip olduğu tüm erdemleriyle çelişebilir.

Georges karakterini canlandıran ve Haneke’nin de deyişle o bu rolü oynamasaydı bu filmi çekmezdim dediği Jean-Louis Trintignant ve ‘’Hiroshima, Mon Amour’’ filminden tanıdığımız Emmanuelle Riva, iki uyumlu çift olarak, belki de gerçekle bu kadar yakın bir rol oynamanın avantajını kullanarak, muhteşem bir oyunculuk ortaya koyuyorlar. Georges’un mütevazı ve abartısız sevgi tanımlamasıyla, Anne’nin tüm duygu değişimleri ve psikolojik dışavurumları, filmi böylesine ürkütücü bir hale getiriyor. Haneke’nin de buna katkısı yakın çekimlerden uzaklaşıp, kamerasını genele yönlendirmesiyle tanıklığı ve mesafeyi ayarlıyor.

Amour, uzun zamandır sinemanın böylesine bir gerçeklikle baş başa kalmadığını hatırlatan bir film. Destansı aşk yerine, gerçek sevginin ve kaybın dile getirildiği bir yolculuk. Ölüme, yol arkadaşını yitirmeye doğru giden. Tıpkı Georges ve Anne’nin kızları Eva’nın(Isabelle Huppert) filmin sonundaki sahnesinde olduğu gibi, her şey yeniden başlıyor ve benzer bir hikâye yine aynı doğruda ölüme doğru gidiyor. Sıra Eva’da sonra Eva’nın çocuğunda, sonra diğerinin. İnsanoğlunun doğup, büyüyüp, yaşlanıp ölmesi, milyonlarca yıldır hiç değişmiyor fakat ölümle yüzleşme hissiyatı her defasında farklı bir şekilde tekrar tekrar yaşanıyor.

Haneke’ye The White Ribbon(2009) filminden sonra tekrar Cannes’da Palme d’Or ödülü kazandıran film, Avrupa’nın En İyi Filmi seçilmesinin yanında En İyi Yönetmen, Kadın ve Erkek oyuncu ödüllerini de kazandı. Aylin Solakoğlu

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Benzer İçerikler